Zambağın Gözleri

İkinci yazısını yazmaya başlarken birilerinin onu gözlediğini hissetti. Bu düşünce, sahneye sayısız görüntünün yansıdığı bir böceğin gözleri gibi karıştırıyordu aklını. En çok aklını kullanmayı sevdiği ve ona daha fazla inandığı için de diğer duyularını onun hizmetine vermişti. Bu nedenle orada oturup kendini izleyen sayılamayacak kadar göz olduğunu biliyordu. Onların etkisinden kurtulmalıydı. Çünkü onların onun üzerindeki baskısı yeni bir tasarım sürecinin başlamasını engelliyordu. Her an değişik düşüncelere kapılabilirdi. Fakat bazısı tatmin olana kadar tüm benliğini kaplar ve ısrarcı davranırlardı. Kendini tanıyordu. Kabullenmişti kendisini. Onu izleyenler var diye kabullendi kendi kendine. Bununla birlikte o etkiden kurtulmalı ve olmak istediği gibi kâğıt olmaya devam etmeliydi. Bildiği, gördüğü her şeyin dokusunu başkalarına da anlatabilmeliydi. Bu nedenle ikinci kez mürekkebini damlatmayı başarabilmeliydi. Tamam, bu kesindi, bunu yapmalıydı. Peki ya onu gözleyenleri nasıl engelleyecekti. Öncelikle, yapamamasının nedeninin özüne inmeliydi. Bunun cevabını verirse sorunu çözebilmesi an meselesiydi. Aklına gelen ilk kelime “Güç” oldu. Evet, başka bir güç şu anda onu yönlendiriyordu. Bu güç izlendiği duygusunu onda oluşturan baskının ta kendisiydi. Belki de izleyen yoktu, ama o böyle hissediyordu. Güce karşı gelemediğini fakat kendine yani kâğıda dokunmak istediğini anladı. İşte tam o anda ikisini de aynı anda fark etmişti. Tek bir çıkar yolu vardı. Karşı gelemediği gücün kendisini kullanmalıydı. Eğer bir güce karşı gelemiyorsan onun gücünü kullanmalıydın.

Etrafına bakındı, kendini izleyen gözlere sahip ne olabilirdi. İlk dikkatini çeken bir vazo oldu. İçinde bir zambak yaprağı vardı. Öylece masum izliyordu onu. İçindeki tüm şefkati aldığı gibi akıtıyordu atmosfere. Güç, iyi hissettiren ve nereden geldiği belli olmayan ışık huzmeleri halinde odayı kaplıyordu. Evet bulmuştu. Kendisi odaya böyle bakabilmeliydi. Ya da her şeyi böyle görebilmeliydi. Sayılamayacak kadar göz gibi bakabilmeli ve ışığını doldurmalıydı her yere. Böylece algılanırdı maddeler ve cisimler. Üzerlerine çarpıp yansıyan ışıklarla fark ederlerdi hepsini. Öyle ayırt edebilirlerdi onları birbirlerinden. Altın oranlarını böyle anlardınız bitkilerin, böceklerin, insanların… Böyle ölçüp biçerdiniz binaları, insan burunlarını, dudaklarını böyle çizip düzeltebilirdiniz.

Aslında kavramlar da böyle algılanmalıydı. Doğadaki altın oran yalnızca fiziksel güzelliği ölçülendirebiliyordu.  Ya da Fibroniacci diziliminin belli bir düzeninin olması gibi yalnızca matematiksel olarak şekillenebiliyordu her şey. Peki ya ruh veya kavramlar. Görülmeyen ama bilinenlere ne demeliydi. Onların ışığa ihtiyacı yoktu. Ama insanlar içlerinin ışığa ihtiyacı olduğunu sanıyorlardı. Onların gözlere ihtiyacı vardı ona göre. Hem de pek çok sayıda.

Zambak yaprağını alıp kendi gövdesine yapıştırdı ve onun gözlerini taklit edip kendi bakışlarını karaladı yine kendine. Yani kâğıda. O an her şeyi algıladığı, duyduğu ve gördüğü an oldu. İki mısra yazdı arkasından ve her zamanki gibi kendiyle çelişti…

Bakınca göremiyordum

Ta ki gözlerimi kullanmaktan vaz geçene kadar

Zambak