Beden kendi içinde glukozu aradı. Olabildiğince enerji için tümünü dokularda kullanıyordu. O günlerde daha fazla ihtiyaç duymaya başlamıştı. Ama bedenin görevi nedenini sorgulamak değildi, gerekeni yapmaktı. Bu nedenle var olanın tümünü harcadı. Her gün gereken miktarda bulamadığından yalnızca yaşamsal organları çalıştırabilmek için günlük aktiviteleri bir kenara bırakıp diğerlerine yoğunlaşıyordu. Günler geçtikçe işler daha da zorlaştı. Glukoz tükenmişti. Karaciğere başvuruldu ve depolarından düzenli olarak salgılanması sağlanmaya başlandı. Şimdilik her şey yolunda gibiydi. Arada sırada bazı besinler vücuda girmekle birlikte, içlerindeki materyal pek işe yaramıyordu. Nasıl olsa düzelecekti. O elinden geleni yapmaya devam etti. Karaciğer tüm performansını gösterdi. Artık kendi depoları iyice boşalmıştı. Sırada yapılacak şey belliydi. Dokulardaki yağları parçalayıp kana karıştırmak ve karaciğere getirmek gerekiyordu. Karaciğerin yağlardan glikoz çıkarabilecek yeteneği vardı. Önce kana karışan yağ hücreleri kan basıncının da yardımıyla çok kısa sürede hedefine ulaştı. Bir dizi reaksiyon sonunda glukoza dönüşen yağlar artık dokulara enerji olarak geri dönüyordu. Ama ayakta koşmayı sağlamak için değil yaşamı idame ettirmek içindi bütün bu koşuşturma. Kasların etrafındaki, aralarındaki, derinin altındaki ve hatta iç organların etrafındaki ve aralarındaki tüm yağ hücreleri tükenene kadar devam etti bu koşuşturma. Böbrek süzme fonksiyonları kan basıncının düşmesi ve enerji azlığı nedeniyle bozulmaya başlamıştı. Akciğer solunum fonksiyonları henüz bozulmamakla birlikte alarm veriyordu. Kalp, içine alıp vücuda gönderdiği kandaki oksijen miktarının yetersizliğinden habersiz sürekli atıyordu. Bazen yavaşlıyor ve ardından içindeki miktarın düşüklüğünü hissettirmemek için daha da hızlanıyordu. Yağların tükenmesiyle birlikte karaciğer bir görevi daha üstlenmeye hazırlanıyordu. Fabrikanın son görevi için beyinde görevli birkaç merkez elektrik sinyalleri gönderdi. Sinyaller bazı kimyasal maddeleri aktif hale getirdi ve doku arasındaki kas hücrelerinin yapı elemanı olan proteinlere emir geldi. Artık sırayla parçalanarak kana karışacak ve karaciğere gideceklerdi. O andaki görevleri bedeni hareket ettirmek ve dış etkilerden korumak veya avlanmayı sağlamak değildi. Görevleri, taşıdıkları ruhun makinesini ayakta tutabilmekti.

İp lifleri gibi protein dizileri basık ve yuvarlak hücrelere dönüşerek son noktaya hareket ettiler. Karaciğer bu yüksek protein moleküllerini parçalayıp, onlardan yine glukoz üretti ve kana geri gönderdi. Dokular ve organlar mücadeleye devam ediyordu. Gelen enerjiyi hiç bekletmeden kullanıyorlardı. Oksijen dokulara üzerlerindeki hemoglobulin sayesinde ulaşabiliyordu. Ama sayıları çok azalmıştı. Karaciğere giden beyin sinyalleri devam ediyordu. Fakat fabrikanın üretebileceği veya dönüştürebileceği maddeler artık gelmiyordu. Ama o kendini çalıştırmaya devam ediyordu. Çok fazla çalıştığı için kendi de büyümeye başladı. Dışarıdan ele gelebilecek gibiydi. Gözle görülebiliyordu. Çünkü kemiğin önünde ve derinin arkasındaydı. Artık kas iplikçikleri yoktu. Çok çalışan ve büyüyen karaciğer, içine girip de işlenerek çıkmaya çalışan sıvıları işleyemez oldu. Bu nedenle kendi etrafındaki dokuya sıvı sızmaya başladı. Artık etrafında geniş bir sıvı birikintisi olmuştu. Bazı sesler siroz diyordu. Böbrekler de artık süzme görevlerini yapamaz hale gelmeye başladılar. Zararlı maddeler vücuttan uzaklaşmıyordu ve bazı beyin merkezlerinde istenmeyen etkiler oluşturmaya başladılar.

Kendisini bitirmeye başlamış beden daha fazla yorgun düşemezdi. Kendi yaradılışına sığınmaya karar verdi. Tüm organlara emir gönderdi ve daha fazla yorulmalarının gerekmediği, görevlerini başarıyla yaptıkları, sevgilerinin içindeki kaynağın onları beklediğini anlattı. Birkaç tanıdık elin kucağında, bazısı bir günlük, bazısı birkaç yıllık, bazısı beş yüz gram, bazısı otuz kilo halde kaldılar. Kimisinin gözleri kapalı, kimisinin gözleri açıktı. Ama en önemlisi, karaciğerler durdu. Bütün bunlar SOMALİ’de oldu.